3 Ocak 2014 Cuma

Asil Harap - 2 - Tanrıların Lideri

    Korkunç bir baş ağrısı, soğuk, uyuşmuş kollar, kaburgalarında hafif bir sızlama… Bilinçsizliğin rahatına geri dönebilmeyi istedi ama suyun içindeki bir baloncuk tanesi gibi kararlılıkla bilincinin yüzeyine ulaştı. Bileklerini birbirine, kollarını ise gövdesine bağlayan ipleri görmesine gerek yoktu; sırf uyanmış olmak bile esir alındığını anlamasına yetmişti. Sanki görmezse bunun gerçek olmasını engelleyebilirmiş gibi ilkel bir düşünceyle bir süre gözlerini kapalı tuttu. Silah arkadaşlarının düşüncesi aklına gelince korkuyla açıldılar.

Temsili resim

    İlk gördüğü şey, kendisinden bir metre ötede yatan Yüzbaşı Luudman’ın yüzü oldu. Ciddi ve endişeli gözleri onunkileri yakaladı. Çatık kaşları, yüzündeki mütevazı kırışıklıkları artırmış, ona olduğundan daha yaşlı bir görünüm vermişti. Sol yanağında, bakımlı sakallarının arasında kaybolan çirkin bir kesik vardı.

    Luudman’ın bir metre gerisinde yatan iri karaltının Zabu olduğunu Vortix grimsi ten renginden anladı. Zabu’nun gerisinde yatan başkası varsa da, yarı-yaedin haşmetli cüssesi tarafından kapatılmıştı. Bu kadar mı kalmışlardı?

    Arkasında yatan birinin olup olmadığını görebilmek için sırtının üzerine yuvarlanıp geriye baktı. Diğerleri gibi sıkıca bağlanmış vaziyette yatan Anaç’ı gördü. Yapılı ve hafif tombul adam, henüz kendinde değildi. Anaç’ın ötesinde yatan başka biri yoktu. Fakat elleri kılıçlarında, hırıltılı dillerinde birbirleriyle konuşurken esirlerini süzen iki nöbetçi vardı.

    Yaedin baskınından dört kişi mi kurtulmuşlardı? Yedinci Takım, diğer tüm takımlar gibi sekiz kişiden oluşuyordu. Bu durumda dört kişiyi kaybetmişlerdi. Kimdi onlar? Garip bir sebepten, bir yıldır beraber yaşadığı silah arkadaşlarının isimlerini hatırlayamıyordu. Sanki zihni onları aklına getirmeyi reddediyordu. Nedeni gayet açıktı. Aklına gelecek olan her yüz, her isim ölmüştü! Vortix kendini hatırlamaya zorladı.

    Aein aklına gelen ilk isimdi. Dürüst, neşeli ve dost canlısı Toraniel’li ölenler arasındaydı. Bazı akşamlar el yapımı oyma flütüyle çaldığı müzikleri özleyecekti. Huysuz ve her daim, her şeyden şikayetçi olan cüce Karvuk… Vortix’i uyandıran çığlık ona aitti. Doğma büyüme Toraniel’li, o kadar yakınında yaşadığı halde cücelerin vatanı Taşyürek Dağları’na hiç ayak basmamıştı. Basamayacaktı da… Caleb o gece nöbeti ondan devralmıştı. İçine kapanık, münakaşadan uzak bir yapısı vardı. Muzip bir sataşmayla horlamasıyla dalga geçerler, ama o yapısı gereği hiçbir şeye karşılık vermezdi. Vortix’in gördüğü en iyi okçulardan biriydi. Onları uyandıracak kadar bile ses çıkaramadığına göre, ilk onun işini bitirmiş olmalılardı. Başka kim kaldı?

    Rovas!

    Rovas’ın kaybının acısı, göğsünü kızgın bir demir gibi yaktı. Zihni çaresizce hayır, hayır, hayır diye itiraz ediyordu. Gerçek olamazdı! Rovas ölmüş olamazdı!

    Vortix kardeşi yaşındaki delikanlıyla bir yıl önce, Harapkale’ye geldiği ilk gün tanışmıştı. Rovas kaleye ondan üç yıl önce, on dört yaşındayken gelmişti. Yetimdi, babası ve ağabeyleri yıllar önce Harapkale’de şehit olmuşlardı ve Harap olmak kadar istediği hiçbir şey yoktu.

    Hevesli, azimli ve becerikli bir genç adamdı. Konuşkandı, iyi niyetliydi ve neşeliydi de. Kaledeki herkesi birer öğretmen gibi görür, onlardan bir şeyler öğrenebilmek için çırpınırdı. Her şeyi çabucak kapacak kadar zeki, asla kibire kapılmayacak kadar da aklı başındaydı.

    Rovas’ın eğitimi henüz bitmemişti bile. Hâlâ çırak sayılırdı, bu yüzden hep hayalini kurduğu Harap dövmesini de henüz hak etmemişti. Onlarla birlikte arazide olmaması gerekirdi, fakat kale komutanı Vasra, eğitimdeki çırakların en az bir yıl arazi tecrübesi edinmeden ve komutası altında olduğu Yüzbaşı’nın onayı olmadan askerliğe terfi edilmesine izin vermezdi. Çıraklar ve Harapkale’ye yeni gelenler ancak zorlu ve acımasız bir sınavdan geçebilirlerse Harap olmaya hak kazanır, sınavı geçemezlerse güneydeki daha sakin garnizonlardan birine gönderilir ya da kalenin içinde hizmet görevine verilirlerdi.

    Vortix gözlerini havanın aydınlanmaya başlamasıyla çekilmeye hazırlanan yıldızlara dikti ve Rovas’ı ve kendi küçük kardeşini düşündü. Gökyüzünün en parlak yıldızı ve tanrıların lideri olan Kiejain’in sönmeye yüz tutmuş ışığına baktı. Fazla inançlı biri değildi, ama zihninin içinde bile söze dökemediği umutsuz bir yakarışla Rovas’ın bir şekilde hayatta kalmış olmasını diledi.

    Birkaç metre ötede, büyükçe bir yığın yaed cesedi fark etti. Anlaşılan Yedinci Takım düşmeden önce neredeyse on, on iki yaed katletmişlerdi. Uykularında avlanlandıklarına Vortix inanamıyordu. Caleb yaklaştıklarını nasıl görememişti? Üstelik gökyüzü de açıktı. Yaedin sayısı bir hayli kalabalıktı –ölenlerle birlikte kırktan fazla- ve yıldızların ışığı altında bembeyaz parlayan karların üzerinde böyle kalabalık bir grubun onlara görünmeden yaklaşması imkansız denecek kadar zordu. Caleb’in ne kadar iyi bir Harap olduğunu bilmese, nöbeti esnasında uyukladığını düşünecekti. Şimdi kamp alanları yağmalanmış ve sağ kalan Haraplar kurbanlık hayvan gibi bağlanıp dizilmişlerdi.

    Etrafına göz gezdirdiğinde, onu huzursuz edecek kadar fazla sayıda yaedin gruplar halinde etraflarında toplanmış olduğunu fark etti. Hırlamayı andıran dillerinde alçak sesle konuşuyor, Zabu’ya tekinsiz bakışlar atıyorlardı. Vortix’in midesi korkunç şeylerin beklentisiyle kasıldı. Yaedlerin yarı-yaedleri sevmediği biliniyordu. Düşmanlarıyla birlik olup kendilerine karşı savaşan bir yarı-yaede yapabilecekleri kanını donduruyordu.

    Bir zamanlar onlar gibi birer insan olan Yaed, önce tanrıların gazabıyla, sonra da kara büyüyle lanetlenmişlerdi. İnsan ırkına karşı duydukları katıksız kinle lanetlerini onlara aktarmak için insan köylerine akınları esnasında kadınlara tecavüz eder ve onları sağ bırakırlardı. Doğan yarı-yaed bebekler ya öldürülür, ya da şanslılarsa eğer sağ bırakılıp ağır işçi olarak çalıştırılmak üzere yetiştirilirdi. Her iki ırktan da daha iri yarı, daha kuvvetli olur, gri derileri ve canavarımsı yüz hatlarıyla insan medeniyetleri arasında aşağılanır, dışlanırlardı. Vücut yapıları Yaed’in yaşadığı diyarda hayatta kalmalarına elvermeyeceği gibi, onlar tarafından da kabul görmezlerdi. Nereye giderlerse gitsinler, dışlanmaya ve acı çekmeye mahkum, lanetli birer nesildi yarı-yaedler.

    Bir yaedin yanlarına gelip zehirli gözlerle esirleri süzmesiyle, onları izleyen diğerleri sabırsızlıkla kıpırdandı. Bu yaedin omuzlarında, cüssesini daha büyük gösteren kalın, geniş bir kürk vardı. Yaed standartlarına göre oldukça kaliteli duran kürkü, duruşu ve bakışlarıyla lider olduğunu belli ediyordu. Zabu’yu işaret ederek bir emir hırladı. Birkaç yaed hevesle Zabu’nun yanına gidip bağlı kollarından tutarak sertçe ayağa kaldırırken Vortix dişlerinin arasından geçip konuşmasını engelleyen ağız bağının ardından çaresizce bağırdı. Yaedler Zabu’yu sürükleyerek götürdüklerinde, yarı-yaedin iri cüssesinin ardında kaldığı için daha önce göremediği bir başka karaltı Vortix’in dikkatini çekti. Diğerleri gibi sıkıca bağlanmış olan esir, başını yukarı kaldırıp korku ve endişeyle yaedlere baktı, ardından kendisiyle göz göze geldi.

    İki güçlü duygu korkunç bir şiddetle birbiriyle çarpıştı. Rovas’ın kısa kesilmiş sarı saçlarla çevrili yuvarlak yüzünü görünce hissettiği rahatlama ve şükran bir an için ağır bastı. Rovas yaşıyordu! Ama bu birkaç saniyelik mutluluk, Zabu’ya yapacaklarının düşüncesiyle yerini yine korkunç bir endişeye bıraktı.

    Onu esirlerin birkaç metre ötesine götürüp bir başka yaedin önünde diz çöktürdüler. Vortix hayret ve korkuyla gözlerini kırpıştırdı. Bu yaed koca bir kardişlisi postunu omuzlarına geçirmişti. Kürk, bedeninin üç yanını kaplayıp yerde sürüklenecek kadar büyüktü. Hayvanın dev pençeleri omuzlarından aşağı iniyor, üst çenesi başının üzerini örtüyordu. Birer karış uzunluğunda iki diş, yaedin başının iki yanından aşağı sarkıyordu. Vortix onları duymuş, fakat daha önce hiç görmemişti. Bu bir yaed şamanıydı ve burada, Harapdiyar’da olması hiç iyiye işaret değildi. Yeniden kürk pelerinli yaede baktı ve bir kabile şefi olup olamayacağını düşündü. Hiçbirinin üzerinde dokuz büyük kabileye ait hiçbir işaret yoktu, ama belki küçük kabilelerden birine ait olabilirlerdi. Yine de sık sık karşılaşmaya alışkın oldukları akıncı gruplarının en büyüğü sekiz ya da dokuz kişilik iken, bunların yaklaşık kırk kişi olması ve yanlarında bir şaman bulunması tuhaftı.

    Şaman, ağzındaki bağı çıkardıkları Zabu’ya bir şeyler söyledi. Vortix seslerini duyabiliyor, fakat konuşulanları anlamıyordu. Yaedcesi iyi değildi ve yaedler de dillerini öğretmeye pek hevesli olmadıklarından, kalede kimsenin Yaedcesi belli bir seviyenin üzerine çıkamamıştı. İçlerinde yalnızca Luudman, Zabu ve Anaç konuşulanları anlayabilecek ve kendilerini ifade edebilecek kadar iyi Yaedce bilir, diğerlerinin bilgisi birkaç kelimeden öteye geçmez, buna gerek de kalmazdı.

    Zabu’yu on dakika kadar sorguladılar. Yarı-yaed şamanın sorularına kısa ve sert yanıtlar veriyor, karşılığında yediği tekme ve yumruklardan cevaplarının tatmin etmediği anlaşılıyordu. Daha sonra şaman, şefe dönüp kısaca bir şeyler konuştu ve ardından yanlarından uzaklaştı. Yaed şefi tekmesini olanca gücüyle karnına gömdüğünde, Zabu acıyla inleyerek iki büklüm oldu. Şef karnına ve yüzüne birkaç hırslı tekme daha indirdikten sonra dönüp şamanın peşinden gitti.

    Onun gidişiyle sabırsızlıkla etrafta bekleyen yaedler, Zabu’nun çevresini sardılar. Vortix’e yemek yiyebilmek için önce sürü liderinin ve onun izin verdiklerinin yemesini bekleyen, sonra açlıkla etin üzerine kapanan kurtları hatırlatmışlardı. Zabu’yu katıksız bir kin ve nefretle tekmelemeye başladılar. Elleri gövdesine bağlanmış olan Zabu, başını bile koruyamıyor, yüzüstü dönüp başını omuzlarının arasına almaya çalışarak çaresizce tekmelere katlanmaya çalışıyordu.

    Esirlerin başında bekleyen beş tanesi hariç, yaedlerin hepsi Zabu’nun etrafında toplanmışlardı. Sağında yatan Anaç kendine gelmiş, ağzındaki bağın izin verdiği kadar bağırıyordu. Luudman ve Rovas kalkmak için çırpınıyorlardı. Rovas bir kez doğrulmayı başardı, fakat yakınındaki bir nöbetçinin hiç zaman kaybetmeden indirdiği bir tekmeyle yeniden sırtüstü devrildi. Nöbetçi Rovas’ı yere serdikten sonra da tekmelemeyi sürdürünce bu kez Vortix ani bir güçle doğruldu ve öfkeyle bağırdı. Sağ tarafında Anaç da doğrulmuş, ayağa kalkmaya çalışıyordu. İkisini de yere yatırmak için ikişer nöbetçi üzerlerine çullandı. Ard arda üzerlerine inen tekmeler ve yumruklar bir süre devam ettikten sonra, bir yaedin öfkeyle bağırmasıyla kesildi.

    Vortix yaedlerin uzun bacaklarının arasından bağıran kişinin beyaz kürklü yaed şefi olduğunu gördü. Nöbetçilere bir şeyler bağırıyor, zaten hırlamaya benzeyen konuşması kavgaya hazırlanan bir köpeğin çıkardığı sesleri andırıyordu. Vortix söylenenler arasında anlamını bildiği birkaç kelimeyi yakalamayı başardı. Duyduğu kelimeler, yürümek ve yol anlamına geliyordu. Bu sözlerden, şefin azarlamasından ve sonrasında nöbetçilerin onları rahat bırakmasından gidilecek uzun bir yolları olduğunu ve esirleri beraberlerinde götüreceklerini çıkardı.

    Şef gittikten sonra Vortix’i döven yaedlerden biri ayağını kaldırıp Vortix’in kulağının üzerine koydu. Başını ağırlığıyla ezmeye özen göstererek yüzünü Vortix’inkine yaklaştırdı. Ona Yaedce söylediği kelimeleri anlamasa da, bunun bir tehdit olduğunu anlamak zor değildi. Dirseğinin aşağısından kesilmiş olan kolu pis bir kumaşla sarılmış yaedi tanımıştı. Bu, Vortix bayılmadan önce onunla en son dövüşen yaeddi. Doğrulup ayağını kaldırdı ve onu kaburgalarına son bir kez daha gömdü.

    Vortix kıvranarak yan döndüğünde Luudman’ın aciz bir kabullenişle gözlerini kapatmış, başını karlara gömmüş yüzüyle karşılaştı. Korkuyla Zabu’nun dayak yediği yere baktı. Yaedlerin bacaklarının arasından kan içinde kalmış, lime lime olmuş bedeni can çekişerek titreyen yarı-yaedi gördü. Vortix çaresizce inledi.

    Hareket etmeyi bıraktıktan çok sonrasına kadar bile Zabu’nun cesedine vurmaya devam ettiler. Durduklarında, Kiejain’in yıldızı çoktan ortadan kaybolmuş, hava iyice aydınlanmıştı. Vortix gözlerini tanrıların lideri, savaşçıların tanrısının yıldızının gözden kaybolduğu noktaya dikti. Kiejain dileğini kabul etmiş, Rovas’ın hayatta kalmasına izin vermişti. Ama onun karşılığında acımasızca Zabu’yu almıştı.