28 Şubat 2014 Cuma

Asil Harap - 9 - Kurtlar

   

    Gözlerini açtığında Luudman’ın kan ve gözyaşıyla ıslanmış, dayak yemiş yüzünü görmek, zihninin umutsuzca uzak tutmaya çalıştığı anıları acımasızca gözlerinin önüne getirdi. İkisinin de kolları arkalarından bağlanmış, ağızları kapatılmıştı. Luudman’ın bakışlarındaki bir şey Vortix’in dikkatini çekti. Üzgün ve sanki acıyan bir ifadeyle Vortix’ten gözlerini kaçırmıştı. Bu bakışların anlamı zihninde tüm netliğiyle belirdi; sırada Vortix vardı!
    Yaklaşan ölümün gerçekliği bir şaşkınlık hissiyle zihnini kapladı. Evet, hiç kuşkusuz sırada Vortix vardı. Ölecekti. Sakin bir şaşkınlıkla bu değişik fikri kabullenmeye çalıştı. Daha önce pek çok kez ölümle burun buruna gelmiş, yalnızca birkaç saat önce bile bilinçli olarak kendini öldürmeye çalışmıştı. Ama ölüm hiç bu kadar gerçek görünmemişti gözüne.

    Sanki hayatına veda eder gibi zihni, en eski anılarından bazılarını son kez bakması için ona getirdi. Hatırladığı şeylerin çoğu küçük, önemsiz görünen, ama nedense onca başka anı varken hatırladığı şeylerdi. Dokunmasına izin verilmeyen babasının usturası, anılarından biriydi. Babasının saçlarını ve sakallarını kimseye kestirmeyip o eski usturayla kendisinin kesmesi… Zihni oradan Kral Larelkon’un saçlarını kestiği, o tüm ülkeyi etkileyen olaya gitti. Sınır’da yalnızca askerler ve savaşa gitme ihtimali olanlar saçlarını kısacık keserdi. Soylular, tüccarlar ve köylüler uzun bırakırlardı. Batı sınırlarındaki Dalmar’la aralarının oldukça gerildiği bir dönem, Vortix henüz yedi yaşındayken, Kral Larelkon, Dalmar’ın elçisini kısa kesilmiş saçlarla karşılamıştı. Kralın bizzat kendisinin bile savaş alanına çıkabileceği mesajı, halkın moralini yükseltip, Dalmar’ın geri adım atmasını sağlamıştı.
    Annesinin şöminenin önüne oturmuş dikiş diken elleri bir sonraki misafiri olmuştu. Zarif ve bakımlı eller hızlı ve becerikli hareketlerle kumaşın üzerinde gidip gelirken Vortix şöminenin önündeki ayı postuna yatmış, mayışarak onları izlemekteydi. Sonra o güzel ellerden birinin sertçe yanağına indiği o gün aklına geldi. Annesi hayatı boyunca yalnızca tek bir kez tokat atmıştı ona. Kaenn’le zırh deposundan birer miğfer ve kalkan çalmış, tahta kılıçlarla takımı tamamlayıp sarayın fazla kullanılmayan bir yerine giderek en sevdikleri savaş hikayelerinden birini, Büyük Jeraejan ve Stodiel Savaşı’nı canlandırıyorlardı. Bir saatlik eğlenceli bir koşuşturmacadan sonra, Vortix’in kılıcı Kaenn’in başına planladığından biraz daha sert bir şekilde inmiş, dengesini kaybeden çocuk geniş mermer merdivenlerden düşerek kolunu kırmıştı. Vortix koşarak onu saray şifacılarına götürmüştü. Şifacılar bir iksir ve büyü hazırlayarak Kaenn’in kolunu tamamen iyileştirmişlerdi, ama yine de bu, annesinin Vortix’e sert bir tokat atmasını engellememişti. “Kraliyet ailesini koruma onurunu elimizden almak için bekleyen onlarca hanedan var,” demişti annesi eğilip kızgınlıkla.
    “Kazayla oldu,” demişti Vortix titrek bir sesle. 
    “Onu koruman gerekir,” demişti annesi omuzlarından tutarak. “Yaralanmasına izin vermemeli, sebep olmamalısın. Onu korumak senin görevin, anlıyor musun?”
    Vortix başıyla onaylarken bu konuşmaya tanık olan Kaenn, arkadaşının başını belaya sokmamak için bir daha Vortix’le oyun oynamamıştı. Vortix de o günden sonra annesinin söylediğini yapmış, ülkeden sürülmesine sebep olsa dahi Kaenn’i korumuştu.
    Bu anılar eşliğinde uykuya dalarken rüyasında yine kurtları gördü. Savaş naralarını andıran seslerle uluyarak sürü halinde koşuyorlardı. Yumuşak toprağa değen ayaklarından tok sesler çıkıyordu. Bu sesler her nasılsa nal seslerini andırıyordu. Sonra kurtların ulumalarına çığlıklar karıştı. Öfkeli ve korkulu böğürtüler, bağırışlar, metale çarpan metal, at kişnemeleri, yeri titreten güçlü toynaklar… Sıçrayarak gözlerini açtığında rüyasındaki sesler onu terk etmediler. Etrafta gürültülü bir hareketlilik vardı.
    Başını kaldırıp kamp alanına baktığında ay ışığını yansıtan parlak zırhları gördü. Güçlü savaş atları toprağı titreterek koşuyor, yaedler şaşkınlıkla hırlıyorlardı. Baştan ayağa zırhlı adamlar, atlarının önüne her ne çıkarsa acımadan biçerek ve ezerek uykularından yeni uyanan ve birçoğu hâlâ şaşkınlıklarını üzerlerinden atamamış yaed savaşçılarını yarıp geçtiler.
    Bu hücumdan sonra atlılar, ikinci bir saldırı için dönüp yeniden hız kazanmak için kamp alanınından çıktılar. Atlıların iki yanı keskin uzun kılıçlarının karşısında ilkel kalan silahlarını ellerine alan birkaç yaed peşlerinden gitti. Vortix kamp alanının ortasında adamlarını örgütlemeye çalışan yaed şefini gördü. Elinde ilkel olmasına rağmen fazlasıyla ürkütücü görünen devasa bir pala vardı ve her zaman sırtında olan beyaz kürkünü giymeye fırsat bulamamıştı. Yaedler silahlanmış, fakat hâlâ şaşkınlıklarından sıyrılamamış görünüyorlardı. Şefin emirlerine rağmen kamp alanındaki koşuşturmacada belli bir düzen yoktu. Derken atlıların ikinci hücumu geldi.
    Yaedler ne önlerine çıkan düşmanları ezmeleri için eğitilmiş zırhlı savaş atlarına ne de şövalyelerin hücum taktiklerine alışkın değillerdi. Şövalyeler vücuda giren ok gibi amansızca yaed güruhunun ortasına daldılar ve büyük bir kısmını biçip çiğnediler. Fakat atlılar bu kez yeniden kalabalığı yarıp geçmediler. Sürekli hareket halinde kalıp atlarını kamp alanının içerisinde sürerek saldırılarına dağınık düzende devam ettiler. İlk iki hücum, yaedlerin sayılarını yarıya indirmeye yetmişti. Otuza yakın sayılarıyla şu an şövalyeler çoğunluktaydı ve yaed silahlarının hem ulaşmakta hem de delmekte zorlandığı ağır zırhları onlara büyük avantaj sağlıyordu.
    Vortix kalabalığın içinde şamanı aradı. Kampın ortasında tiz bir sesle bağırıyor, elinde sopasıyla bahçesine giren çocukları kovalamaya çalışan yaşlı bir adamı andırıyordu. Fakat bunlar çaresiz yakarışlar değil şamanın çoktan yapmaya başladığı büyüsünün sözleriydi. Yaedlerin şövalyelere yabancı olduğu kadar şövalyeler de onlara yabancıydılar. İçlerinden biri atını doğrudan savunmasız gibi görünen şamanın üzerine sürdü. Yanından geçerken havaya kaldırdığı kılıcıyla şamanın kellesini almaya niyetlenmişti. Fakat onunla karşı karşıya gelir gelmez bağırmaya başladı. Kılıcını düşürdü, ellerini başına götürdü ve atından yuvarlanarak büyük bir tangırtıyla yere düştü. Kıvranarak aklını kaçırmış gibi bağırmasından Vortix zavallı şövalyenin şamanın gözlerinin içine bakmış olabileceğini düşündü. Bir yaed savaşçısı şövalyenin yanına koşup kılıcını miğferinin altındaki boşluğa daldırarak adamın çığlıklarını kesti. Birkaç saniye sonra o da başka bir şövalyenin kılıcında can verdi.
    Şaman giysisinin katları arasından kemiği çıkarmış, onu önünde tutup ileri geri sallanarak sözlerine devam ediyordu. Atının üzerinde arkasından yaklaşan şövalyeyi duymuş olsa da büyüsünü yarıda bırakmamak için tepki vermemişti. Şövalye uzun kılıcını şamanın sırtına saplayıp orada bıraktı Yanından geçip giderken daha kısa olan ikinci kılıcını çekmişti. Şaman dizlerinin üzerine çöktü. Sırtından giren kılıcın ucu karnından çıkıyordu. Ona kısa bir şaşkınlıkla baktıktan sonra, son birkaç sözcükle birlikte kemiği havaya fırlattı. Vortix Sınır’daki büyücülerin yaptıkları büyülere pek çok kez şahit olsa da, bir şeyin yoktan var olduğunu her gördüğünde o tuhaf heyecanı duymaya devam edecekti. Şamanın göğsünden beyaz, yoğun ve parlak bir sisi andıran bir şey yükseldi. Bu şey havadayken girdaplar oluşturarak şekil değiştirdi ve gümüş tüylü bir kuşa dönüştü. Fazlasıyla iri bir baykuşu andıran kuş, kocaman pençeleriyle kemiği havada yakaladı ve sessiz kanatlarıyla gökyüzüne tırmandı. Kuzeye, Harapdiyar’a doğru uçmaya başlayan kuş, kamp alanını kısa sürede geride bırakıp gecenin karanlığına karıştı.
    Artık kamp alanında şefin yanında bir arada kalmaya çalışan altı ya da yedi kadar yaed savaşçısı kalmıştı. Atlılar etraflarında dönüyor, yeniden hücuma geçip onları dağıtmaya hazırlanıyordu. Şef aniden ileri atılıp fazla yakınlarından geçen bir şövalyeyi yakalayarak atından indirdi. Yuvarlanarak uzaklaşmaya çalışan şövalyeyi öldürmek için kılıcını kaldırmıştı, fakat başka bir şövalye atını üzerine sürerek onu geri çekilmeye zorladı. Bu şövalyenin omuzluklarında başarılı bir işçilikle tasvir edilmiş kurt figürleri vardı. Şövalye atını şaha kaldırınca şef, atın toynaklarına hedef olmamak için geri sıçradı. Yere düşen adam yaedlerden sağ salim uzaklaşabilmişti. Omuzluklarında kurt figürleri olan şövalye atını bir kez daha şaha kaldırdı. Yaed şefi bu kez geriye çekilmek yerine ileri doğru yuvarlandı. Atın altından geçip sağ arka tarafında ayağa kalkarak şövalyeyi kolundan tutup yere devirdi.
    Şövalye, şefin palasından yuvarlanarak kurtuldu ve çabucak ayağa fırladı. “Albay!” diye bağıran bir şövalye ona kılıcını fırlattı.
    Albay ve yaed şefi yarım daire çizerek birbirlerini ölçtüler. İlk saldırıyı yaed başlattı. Albay onun palasını fazla zorlanmadan kılıcıyla karşılayabiliyordu, fakat ağır zırhıyla hızlı hareket edemiyor, şefin ayak oyunlarının gerisinde kalıyordu. Dövüş bir süre albayın daha çok savunmada kalması, şefin palasının ise şövalyenin zırhında birkaç çentik açmaktan öteye gidememesiyle kaldı. Diğer şövalyeler kalan yaedlerin etrafını sarmış, fakat dövüşe müdahale etmiyorlardı.
    Albay bir ara sol kolunu hafifçe kaldırarak açık verdi. Şef onun kolunun altında, zırhın kapatmadığı boşluğu gördü. Bir sonraki saldırısında orayı hedefledi. Albay son anda dönüp palanın ucundan kurtularak kolunu indirdi ve palayı kolu ile bedeni arasında sıkıştırdı. Bir saniye sonra ise kılıcını şefin karnına saplamıştı.
    Şövalye kılıcını geri çekerek yaed şefini karnında hızla kanayan bir yarayla yere itti. Şef kalkmaya, palasını yeniden eline almaya çalışıyordu, fakat şövalyenin kılıcı yaedin hayvan derilerinden yapılma basit zırhını delip sırtından çıkmış, ölümcül bir yara açmıştı. Çırpındıkça ölümünü hızlandıran şef, birkaç saniye içerisinde hareketsiz kalmıştı.
    Geriye kalan altı yaed savaşçısı, şeflerini öldüren adama hırlayarak baktılar. Albay miğferini çıkarıp kolunun altına aldı. “Silahlarınızı atın ve teslim olun,” dedi Albay. “Merhametli Alunwea adına hayatlarınız bağışlanacaktır.”
    Yaedler öfkeyle bağırdılar, kendi dillerinde hırladılar ve albayın üzerine atıldılar. Şövalyeler atlarını sürerek kalan yaedleri kılıçtan geçirdiler. Şövalyelerin kampa saldırması ile tüm yaedlerin ölmesi arasında yirmi dakikadan fazla zaman geçmemişti.
    “Efendim, burada birileri var!”
    Bir şövalye atından inip yanlarına yürüdü. Tehditkâr görünmüyordu, fakat kılıcı hâlâ elindeydi. Birkaç adım kala durup diğerlerinin gelmesi için bekledi.
    Albay hızlı adımlarla yanlarına gelirken, “Çözün onları,” dedi. Şövalye kılıcını kınına sokup bıçağını çekerek iplerini kesti, ağızlarındaki bezleri çıkardı. Vortix ve Luudman bedenleri acı içinde sızlayarak doğrulup oturdular. Şimdi şövalyelerin zırhlarının göğüs kısmını ve kalkanlarının yüzeyini kaplayan kurt motiflerini ve Albay’ın uzun saçlarla çevrili beyaz tenli, orta yaşlı yüzünü daha net görebiliyorlardı. Kısa kesilmiş bakımlı bir sakalı ve şüphe ile çatılmış kalın kaşları vardı. “Kendinizi tanıtın,” diye emretti.
    “Harapkale’den yedinci takım lideri Yüzbaşı Luudman ve Vortix,” dedi Luudman. Bağırmaktan kısılmış sesi bitkin fakat kendinden emindi. Sol kolunu sıyırıp kolunun iç kısmında, bileği ile dirseği arasındaki bölgede kılıç şeklindeki dövmeyi gösterdi.
    Harapların işaretini tanıyan albayın yüzündeki ifade yumuşadı. “Ben Kuzeyevi Tapınağı Alunwea Şövalyelerinden Albay Morganet Glieldan,” dedi başını eğerek. “Neler oldu?”
    “Harapdiyar’da baskına uğradık,” dedi Luudman. “Sekiz gündür yürüyoruz. Albay Morganet, Harapkale’ye haber ulaştırmamız lazım.”
    Albay Morganet kibarca başını salladı. “Sizi Kuzeyevi Tapınağı’na götüreceğiz. Kale komutanınıza oradan bir kuzgun gönderebilirsiniz. Bu büyüklükte bir yaed grubunun bu kadar güneyde ne aradığını merak ediyorum. Yolda bana bunları izah etmenizi rica edeceğim.” Luudman başıyla onayladı. “Adamlarım yaedlerin cesetlerini ve tüm eşyalarını yaktıktan sonra yola çıkacağız.”
    Vortix güçsüzce ayağa kalkarak, “Kılıcım!” dedi. Baş dönmesiyle sendeleyince en yakınındaki genç şövalye kolundan tuttu.
    “Lütfen kendinizi yormayın,” dedi Morganet ona dönerek.
    “Silahlarımızı bulmamıza izin verin,” dedi kendisi de ayağa kalkan Luudman.
    Albay takdir dolu bir ifadeyle başını salladı. “Kılıcına sadık olan vatanına da sadık olur,” diye eski bir atasözünü dile getirdi. “Guinihad, silahlarını bulmalarına yardımcı ol.”
    Yanlarında genç şövalyeyle birlikte yaedlerin eşyalarını bıraktıkları yere yürüdüler. Şövalyeler atlarından inmiş, yaedlerin cesetlerini bir araya topluyorlardı. Vortix yanından ayrılırlarken birinin albaya, “Bir kayıp, üç yaralı,” diye rapor verdiğini duydu. Kırka yakın yaedi baskının yarattığı şaşkınlık ve yaedlerin alışkın olmadıkları savaş stratejileri ile zırhları sayesinde yalnızca bir kayıp vererek yenmeleri büyük başarıydı. Fakat yine de bir silah arkadaşı kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle şövalyelerin suratları asıktı.
    Vortix kılıcının kabzasını, kılıcın boyundan çok daha küçük bir torbanın ağzında gördü. Kabzayı endişeyle tutup torbanın içinden çıkardığında içi sızladı. Vortixin kızıl renkli ejderpulundan yapılma bıçak kısmı tam ortasından kırılmıştı! Neyse ki paha biçilmez kılıcın kırılan parçasını atmamış, onu da torbanın içine koymuşlardı. Şimdi –eğer tamir ettirilebilir durumdaysa- kılıcı tamir ettirmek için bir cüce bulmak zorundaydı.
    Yedinci takımın diğer silahlarını da buldular; Zabu’nun teberi, Karvuk’un savaş çekici, Aein’in kenarları tırtıklı kıvrık kılıcı ve Luudman’ın iki kenarı keskin uzun kılıcı. Fakat Caleb’in yıpranmış ama kaliteli yayı ile Rovas’ın ve Anaç’ın kılıçları yoktu.
    Silahları yanlarına alarak şövalyeler işlerini bitirene kadar bir kenarda beklemek üzere ayağa kalktılar. Birkaç adım atmışlardı ki Vortix onu gördü; dibindan kan sızdıran, ağzı düğümlenmiş, koyu renkli erzak torbasını. Hafifçe yana devrilmiş kanlı torbanın görüntüsü Vortix’e çok fazla gelmişti. Dizleri çözüldü ve gerçek bir düşme hissiyle karanlığa düştü.

Asil Harap - 8 - Sekizinci Gece
Asil Harap - 10 - Kuzeyevi Tapınağı