14 Şubat 2014 Cuma

Asil Harap - 7 - Görev

Temsili Resim



    Ertesi sabah kamp alanında telaşlı bir hareketlilik vardı.
    İnanmaktan korkarak Vortix, Harapların onları kurtarmaya gelip gelmediğini merak etti. Fakat kimsenin elinde silahları yoktu. Yalnızca hararetli bir şekilde tartışıyor, endişeli görünüyorlardı.
    Vortix neler olup bittiğini anlayabilme umuduyla Luudman’a ve gözleri ağlamaktan şişmiş Rovas’a baktı. Luudman gözlerini kısmış, dikkatle kamp alanını izliyordu. Vortix’e gözleriyle kampın doğu ucunda hararetle tartışmakta olan şefi ve birkaç başka yaedi işaret etti.
    Şef gerçekten öfkeli görünüyordu, fakat karşısındaki yaedler de en az onun kadar sinirliydiler. Dikkatli bakınca tartıştığı yaedlerin üzerinde başka iki kabilenin işareti olduğunu fark etti. Şefin arkasında ise kendi kabilesinin savaşçıları toplanmaya başlamıştı. Tartışma gittikçe şiddetleniyor, kamp alanındaki yaedler ellerini silahlarına götürüyor, en yakınlarındaki rakip kabile savaşçısına hırlamaya başlıyorlardı.

    Şefin karşısındaki savaşçılardan boynunda insan dişlerinden kolye olan birisi, özellikle daha ön plandaydı. Köpek hırlamasına benzeyen dillerinde şefe hararetle karşılık veriyordu. Vortix ve diğer Haraplar nefeslerini tutmuş, yaedlerin birbirlerine girecekleri anı bekliyorlardı. Derken dişten kolyeli yaed, ani bir hareketle kısa kılıcını çekti ve şefin üzerine atıldı. Şef, saldırıyı çeviklikle savuşturdu, yaedin kolunu tuttu, ve hırsla içeri girip dişlerini boğazına geçirdi. Dişten kolyeli yaed, şefin karnına dizini gömdü, bacaklarını tekmeledi, fakat çenelerin tutuşundan kurtulamadı. Şef, kan donduran bir sesle yaedin boynundaki eti ve kasları koparıp yere tükürdü. Şah damarı parçalanan yaed bir kan gölünün içine yığıldı.
    Bu sahne, diğer kabilelerin ve şefin savaşçılarının silahlarını çekmesiyle sonuçlandı. Şef hâlâ silahını çekmemişti, fakat sırtındaki kürkü çözüp yere bırakmış, kanlı ağzıyla kükreyerek meydan okuyordu. Derken Şaman devreye girdi.
    Elinde kemikten asasıyla tiz bir sesle bağırarak aralarına girdi. Vortix’in gözleri yanılıyor da olabilirdi, fakat sanki kafasındaki hayvan başının tüyleri diken diken olmuştu. Şaman fazla uzun konuşmadı. Sözleriyle döverek silahlarını çekmiş savaşçıları azarladı ya da tehdit etti. Silahlar yerlerine geri kondu, homurtular bitti, kamp alanını kırılgan bir sükûnet kapladı. Yaedlerin birbirlerini öldürmesi ve esirlerin kaçmak için bir şans bulması hayalleri de böylelikle sona erdi. Şaman kampın güneybatı ucunda oturmakta olduğu kayaya geri dönerken, Vortix onun tek görevinin üç kabilenin savaşçılarını hizada tutmak olup olmadığını merak etti.
    Şefin öldürdüğü savaşçıyı çabucak parçalayıp karların altına gömdüler ve yeniden yola koyuldular. Önceki gecenin dayaklarından Vortix’in her tarafı ağrıyordu. Ne zaman darbe aldığını hatırlamadığı yerleri sızlıyordu, bu da ona gece bayıldıktan sonra da dayak yemiş olduğunu düşündürdü. Luudman’ın kolyesini gözüne sapladığından beri Tek Kol’u hiçbir yerde görememişti. Ölmüş ve parçalara ayrılıp karlara gömülmüş olabileceğini düşündü. Bu düşünce ona ne iyi ne de kötü hiçbir şey hissettirmedi. Önemli olan onun artık bıçağını göstere göstere etraflarında dolanamayacak olmasıydı.
    Rüzgâr sanki Anaç’ın ölmesini bekliyormuş gibi durmuş, hava artık eskisi kadar soğuk değildi. Karlar diz boyundan ayak bilekleri seviyesine erimişti. Kolları şimdi arkasından bağlı olduğu için yürürken dengesini sağlamak çok daha zordu. Bitkinlikten o kadar çok tökezleyip yere düşmüştü ki, dizleri yara bere içinde kalmıştı. Üstelik iplerinin sıkılığı yüzünden bileklerindeki sızı hiç dinmiyordu. Açtı, fakat yaedlerin ne vereceklerini bildiğinden aç kalmayı tercih ediyordu. Dahası, yemek yemeyi düşündüğü anda midesi bulanıyordu. En son yemek yemelerinin üzerinden üç gün geçmişti. Vortix bu gece olacaklardan korkuyordu.
    Korkmakta yanılmadı.
    Öncekinden daha çok mücadele ettiler. Öğürdüler, kustular, çığlık attılar, yalvardılar, fakat hiçbiri işe yaramadı. Boğazlarından geçen şeyin ne olduğu düşüncesi korkunçtu. Vortix’in zihni umutsuzca bunun gerçek olduğunu reddediyordu. Bu düşünce, bu his, günlerce dayak yemekten bile daha beterdi. Sonunda iyice doyana, birkaç gün daha yürüyebilecek enerjiyi alana kadar Harapları bırakmadılar.
    Rahat nefes almaları için ağızlarını birkaç dakika açık bıraktılar.
    Rovas’ın fısıldayarak, “İyi misin?” diye sormasına Vortix o kadar şaşırdı ki, boş bulunup irkildi. “Benim için endişelenme,” diyebildi, Rovas’ın endişesine anlamsız bir şekilde gücenerek. Kardeşi saydığı bu çocuk onun için endişelenmemeliydi. “Bir yolunu bulacağız,” dedi Vortix, onu rahatlatmaya çalışarak. Gülümsemeye çalışmamıştı, çünkü yapamayacağını biliyordu. Yine de sesinin titremesini bastırarak, “Kurtulacağız,” diye güvence verdi. Rovas’ın gözlerinin umutla parladığını gördüğünde hem sevindi, hem de tutamayacağı bir söz vermiş olmanın endişesiyle korktu.

    O gece Vortix rüyasında atını gördü ve onu uzun zamandır düşünmediğini bu rüya esnasında fark etti. Acaba Toz Harapkale’ye varabilmiş miydi? Harapdiyar’ın ıssız, karlı tepelerinde hava şartlarına direnip yiyecek bulabilmişler miydi? Bu endişeler, rüyada Toz’un etrafını sarmış kızılımsı renkli kurtların görüntüsüyle şiddetlendi. Hayvanın etrafını çevirmiş, saldırmıyor ama ürkütüp sinirlendirerek şaha kalkmasına sebep oluyorlardı. Kaçmasına izin vermiyorlardı. Toz savaş çığlığıyla tekrar tekrar şaha kalkarken, kurtlar kalın sesleriyle uludular. Ve Vortix yedinci sabaha gözlerini açtı.

*

    Yola çıktıktan birkaç saat sonra sarp kayalıklarla dolu bir araziye geldiler. Karlar artık bastıkları yerde eriyecek kadar seyrelmişti ve havada nemli bir soğuk vardı. Önden giden yaedlerin bastıkları yerlerdeki karlar buzlaşıp zemini kayganlaştırmıştı. Dik ve uzun bir yamaçtan aşağı inmeye başladıklarında Vortix çok zorlandı. Kolları arkasından bağlıyken engebeli arazide yürümek yeterince zordu ve şimdi kayalık, üstelik kaygan bir yamaçtan inerken çok dikkatli olmalıydı. Arkasından yürüyen nöbetçi hırlayarak kolunu tutup daha hızlı yürümesi için ittiğinde Vortix dengesini kaybetti. Ayakta kalabilmek için yaedden destek alması gerekince yaed kulağının dibinde hırlayarak söylendi.
    Yamacın düzleştiği yere on metre kala, Rovas dengesini kaybedip düştü. Kendini durduramayıp aşağıya kadar yüvarlanırken çarptığı birkaç yaedi de neredeyse kendisiyle birlikte düşürecekti. Bir çatırtı duyuldu ve Rovas bağırdı. Bacağı iki kayanın arasına sıkışmış, çirkin bir açıyla bükülmüştü.
    Yuvarlanırken çarptığı yaedler aşağı indiklerinde Rovas’ı öfkeyle tekmelediler. Vortix ağzındaki bağın gerisinden öfkeyle bağırıp kendisini kolundan tutan yaedden kurtulmaya, çabucak Rovas’ın yanına inmeye çalıştı. Fakat Rovas’ın nöbetçisi daha önce yetişip yaedleri iterek yaralı esirlerinden uzaklaştırdı.
    Haraplar ve diğer iki nöbetçi aşağı indiklerinde Rovas acı içinde inliyordu. Sol bacağı ayak bileğinin yukarısından kırılmıştı. Nöbetçisi Rovas’ın ayağını canını yakmamaya hiç özen göstermeden iki kayanın arasından çıkardı. Genç Harap inleyerek kıvranırken, yaedler ne yapacaklarına dair tartışmaya başladılar.
    Vortix dikkatle onları dinledi, fakat tek yakalayabildiği yürümek ve öldürmek anlamına gelen kelimeler oldu. Endişe içinde, Yaedcesi çok daha iyi olan Luudman’a baktı ve yüzündeki ifadeden yanlış duymadığını anladı. Harap yüzbaşı onunla göz göze geldi. Birlikte görev yapmaları bir yıl kadar sürmemiş olsa da, bakışlarıyla anlaşabilecek kadar iyi tanıyorlardı birbirlerini. Başının sert bir hareketiyle yaedleri işaret edince, Vortix ne yapmasını istediğini anladı. Hiç düşünmeden alnını en yakınındaki nöbetçinin çenesine gömüp bir başkasına omuz attı. Nöbetçiler öfkeyle hırlayarak Vortix’in üzerine atlarken Luudman Rovas’ın yanına diz çöküp üzerine eğildi. Ağzındaki bağı Rovas’ın önünden bağlı ellerine götürdü. Rovas bir anlık şaşkınlıktan sonra ne istediğini anlayıp Luudman’ın ağzındaki bağı aşağı çekti. Şimdi etraflarındaki birkaç yaed savaşçısı da müdahale edip Luudman’ı Rovas’tan uzaklaştırmıştı. Luudman Yaedce bağırarak bir şeyler söyledi. Yalvarır, ikna etmeye çalışır gibi aralıksız konuşuyordu. Çenesine yediği bir yumrukla sesi kesildi. Derken yürüyüşü yavaşlatan bu karmaşanın ne olduğunu anlamak için öfkeyle savrulan kürküyle yaed şefi yanlarına geldi.
    Üçü de kıvranarak yerde yatan esirleri görünce öfkeyle hırlayarak bir şeyler sordu. Ona cevap veren Luudman oldu. Ağzındaki kanı tükürdükten sonra şefe hızla bir şeyler söyledi. Vortix ne konuştuklarını anlamasa da şefin kaşlarını çatarak gözlerini Rovas’ın kırık bacağından Vortix’e, oradan da Luudman’a çevirmesini endişeyle izledi. Şef tek eliyle Rovas’ın yanındaki nöbetçinin boynunu tutup dişlerini göstererek hırladı. Acelesi olmasa ve karlar yeterince derin olsa, nöbetçiyi oracıkta öldürüp gömeceği belliydi. Şef, Vortix’i işaret etti, ardından şamanın soğuk bir ifadeyle olup biteni izlediği ön tarafa geri döndü.
    “Onu taşımamıza izin verecekler,” dedi Luudman Vortix’e. Bu, ağzı yeniden bağlanmadan önce söyleyebildiği son şey oldu.
    Vortix’in ellerini çözdüler. Kolları ilk serbest kaldığında, omuzlarının acısından inledi. O kadar uyuşmuşlardı ki, onları kımıldatamıyordu bile. Rovas’ın da ellerini çözdüler ve Vortix’in boynunun etrafına doladılar. Vortix onu sırtına alıp sızlayan kollarıyla Rovas’ın kırık bacağını sabit tutarak ayağa kalktı. Ya Rovas düşündüğünden daha ağır ya da kendisi düşündüğünden daha güçsüz kalmıştı ki, yürürken çok zorlanıyordu. Güçlükle attığı her adımda dayaklardan sızlayan bedeni ve yorgun kasları acı içinde çığlık atıyordu.
    Kollarına birkaç saat sonra daha çok his geldi. Kabuk tutmuş kırmızı yaralarla kaplı bilekleri, ellerini her kımıldattığında acıyordu. Zemin artık diz boyu kar olmadığı ve kayalıklardan sert toprağa geçtikleri için yürümek eskisi kadar zor değildi, fakat yine de yorgunluktan defalarca dizlerinin üzerine düştü. Her seferinde ayağa kalkacak gücü yalnızca Rovas’ı hayatta tutabilmesinin tek yolunun bu olduğu düşüncesinden buldu.
    Yanında yürüyen nöbetçinin kolunu sertçe çekmesiyle durdurulduğunda şaşkınlıkla tökezledi. Bütün dikkatini yürümeye vermiş, zamanın nasıl geçtiğini kaçırmış olabileceğini düşündü, fakat güneş henüz gökyüzünün tepesine ulaşmamıştı bile. Bu, her zamanki mola saatlerinden biraz daha erkendi. Nöbetçinin yönlendirmesiyle olduğu yere oturup Rovas’ı sırtından indirdi. Ne kadar nazik olmaya çalıştıysa da genç adamın acıyla inleyip yüzünü buruşturmasına engel olamadı.
    Kamptaki hareketlilikte bu kez farklı bir hava dikkatini çekmişti. Bir yaed aceleyle yere bir metreden biraz uzun bir sırık dikmiş, bir başkası onun hemen yanına çukur kazıyordu. Kalın deri ve kürk parçaları getirildi ve bunlar sopanın etrafına gerilerek basit bir çadır kuruldu. Esirlerin elleri ve ayakları bağlanana kadar derme çatma, her yanı kapalı, alçak çadır hazırlanmıştı bile.
    Şaman çadıra girdi. Bir süre sonra çadırın tepesindeki aralıktan ince, hafif bir duman yükselmeye başladı. Küçücük çadırın içerisinde ateş mi yakmıştı? Acaba şamanın içeride zehirlenerek ölmesi için Harapların ne kadar şanslı olması gerekiyordu?
    Bu zamanı dinlenerek değerlendirmek isteyen yaedler ayaklarını uzatıp oturdular. Fakat bazıları oturamayacak kadar huzursuz görünüyor, şamanın çadırına fazla yaklaşmadan etrafta volta atıyorlardı. Çadırdan yükselen dumanlar gittikçe artıp rengi koyulaştıkça huzursuzlukları arttı. Endişeli yaedlerin başında ise gözlerini kısıp homurdanarak ileri geri yürüyen yaed şefi geliyordu. Harapdiyar’dan çıkmış, Harapkale’den çok uzaklaşmış oldukları için Haraplarla karşılaşma ihtimalleri zayıftı, fakat bu bölgelerde başka kuzey garnizonları vardı ve dumanın merak uyandırabileceğinden endişe ediyordu. Yerlerinin kuzey birliklerinden biri tarafından tespit edilip kurtarılmaları ihtimali, birden gerçekleşmesi zor bir mucize olmaktan çıktı. Çok değil biraz şans, yalnızca biraz şansa ihtiyaçları vardı.
    Vortix Rovas’a dönüp gözleriyle dumanı işaret etti. Umut, çocuğun acısını bir an olsun bastırır gibi oldu. Genç savaşçı inlememek için kendini başarıyla tutuyordu, fakat bembeyaz ve terden yapış yapış olmuş yüzünden canının ne kadar çok yandığı belli oluyordu. Kırılan kemiğinin ucu bacağından dışarı çıkmıştı, fakat kurtarıldıktan sonra iyi bir bakımla iyileşmeyecek kadar kötü görünmüyordu.
    Luudman’ın yüzünde ise daha ciddi bir ifade vardı. Şamanın çadırına ve şefe dikkatli bir şekilde bakıyor, nerede olduklarını anlamaya çalışıyordu. Üç kabileden oluşan bu yaed birliğinin, başlarında bir şef ve bir şamanla neden buraya indiklerinin anlamını çözmeye çalışıyor, bunu yapmasına az kaldığını hissediyordu.
    Vortix sert toprağın üzerine sırtüstü yatıp ağrıyan sırtını dinlendirmeye çalıştı. Yere uzanıp da gökyüzünde acımasız, bencil tanrıların yıldızlarını görmemek, açık bir gökyüzünün ortasında kemiklerini umutla ısıtan güneşi görmek güzel bir değişiklikti. Esir düştüklerinden beri belki de ilk kez Vortix’in kurtulacaklarına olan inancı bu kadar güçlenmişti.    
    Yaed şefinin zaman geçtikçe sinirlendiği ve Vortix’in uzadıkça umutlarının kuvvetlendiği uzunca bir saat kadar sonra şaman çadırdan çıktı. Şef hızlı adımlarla onun yanına yürürken çadırı işaret edip toplanmasını emretti. Sonra da yere yığılmak üzere gibi görünen şamanı çadırdan uzaklaştırıp bir yere oturttu. Yürürken sopasından destek alan şamanın yüzü çok solgun, kemikleri daha da çıkık, sanki tüm yaşam enerjisi emilmiş gibi görünüyordu. Oturduğunda, aralıksız soru soran şefin yüzüne bakacak gücü bile zor bulabilmiş gibiydi. Elbette onlardan çok uzakta oturdukları için konuştukları duyulmuyordu, fakat şefin dikkatle ona eğilmesinden hemen yanlarında olsalar bile şamanın sesini zor duyacaklarını anlıyorlardı. Çadır kaşla göz arasında toplanır, içeride kalan duman çabucak dağılırken şef ve şaman konuşmaya devam ettiler. Şaman sonunda yere oturup şeften ödünç aldığı bıçakla toprağın üzerine bir şeyler çizdi, şef onları inceleyip etrafına bakındı yeniden yürüyüşe başlamalarını emretmek için ayağa kalktı.
    Esir alındıkları akşamdan beri ilk kez yönleri değişmişti. Aralıksız güney batı yönünde ilerlerlerken, bu kez yüzlerini kuzey batıya döndüler. Şaman onlara yeni bir yön vermişti. O çadırın içinde her ne yaptıysa, yönlerini değiştirmelerini sağlayacak bir bilgi edinmişti. Ne Harapkale’de ne de Vortix’in geldiği yerde şamanizm büyüleri insanlar tarafından kullanılmazlardı. İlkel ve tehlikeli kabul edilen şamanizm uygulamaları, zaten Siyah Küre büyücüleri tarafından da yasaklanmıştı. Bir şavaşçı olarak şamanlar hakkında bilmesi gereken tek şey, onlarla savaşırken dokunma mesafesinin dışında kalması, göz teması kurmaması ve mümkünse ağzını açmasına dahi izin vermemesi gerektiğiydi.
    Şaman şefin biraz gerisinde, orada olmak istemediği her halinden belli olan bir yaedin kolundan destek alarak ayaklarını sürüyordu. Şamanı güçsüz görmek, umutlarını kuvvetlendirdiğinden olsa gerek, sırtında hâlâ Rovas’ı taşıyan Vortix’e güç veriyordu. Fakat ruh hali nasıl olursa olsun, güneş batana kadar başka hiçbir mola vermeden yürümeye zorlanan Harap, bitkince tökezlemeye, yine dizlerinin üzerine düşmeye başladı. Güneş kaçar gibi yuvasına çekildi ve çok geçmeden yıldızlar belirmeye başladı. On iki tanrı gökyüzünde tek tek gözlerini açsalar da Vortix’in umudunu, kurtulacaklarına dair inancını baltalayamadılar.
    Güneş battıktan sonra yürümeye devam etmezlerdi, fakat bu kez durmadılar. Şef ne şamanın ne de savaşçılarının yorgunluğuna aldırmadan kuzey batı istikametinde yola devam etti. Arazi şimdi biraz ağaçlanmış, toprak yumuşamış ve kayalıklar azalmıştı. İki kez kamp kurmaya müsait, korunaklı yerlerden geçmiş, fakat ikisinde de durmamışlar. Sonunda durmalarına izin verildiğinde, yorgunluktan Vortix’in başı dönüyordu.
    Rovas’ı yere indirdi, fakat oturmasına izin verilmedi. Durdukları yer, seyrek ağaçların bittiği, dik bir açıyla çukurlaşan eğimli bir araziydi. Hâlâ bitkin olan Şaman, Rovas’ın başındaki nöbetçi ve birkaç yaed ağaçların altında otururken Vortix ve Luudman yaedlerin geri kalanıyla birlikte aşağı indi.
    Başındaki yaed Vortix’i toprağın üzerine itti, ardından önüne yassı kenarlı bir taş attı. Taşı işaret ederek ona birşeyler bağıran yaedin söylediklerini anlamayarak yorgunca yüzüne baktı. Yaed sinirlenip bacaklarını tekmeledi, taşı işaret edip yeniden bağırdı. Biraz ötede bir başka yaed Luudman’ın ellerini çözmüş, ona kalın, kısa bir sopa vermişti. Etraflarındaki yaedler şefin talimatlarıyla birbirlerine onar adım uzaklıkta araziye dağılmış, bulabildikleri taş ve sopa parçalarıyla yerleri kazıyorlardı. Luudman da aynısını yapınca Vortix kolları yorgunluktan titreyerek önündeki taşı aldı ve yassı kenarını toprağa indirdi. Taşı ve tırnaklarını kullanarak toprağı kazmaya başladı.
    Orada ne aradıklarını merak edemeyecek kadar yorulmuştu. Açlıktan midesi gurulduyor, başı dönüyordu. Bir yere kıvrılıp uyumasına izin verecekleri anın hayalini kurarak kazmaya devam etti. Taşla kazıyor, elleriyle kazdığı toprağı dışarı atıyordu. Toprağın içindeki ufak çakıllar ve kabuklar tırnaklarına doluyor, ellerini kanatıyordu. Bileklerindeki sık sık kanayan ip yaralarına bu kez bir de iltihap kokusu eşlik ediyordu. Zaten kirli olan yüzü şimdi toprağa bulanmıştı. Sırtı ağrıyarak bir hayli derinleştirdiği çukura eğilip bir avuç toprağı dışarı attı. Bir avuç daha almak için eğildiğinde keskin bir acıyla elini geri çekti. Elindeki yeni ve derin bir yaradan kan sızıyordu. Tekrar eğilerek loş ay ışığında elini kesen şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bir kısmı hâlâ toprağın altında olan ince, pürüzlü, gri nesneyi bir kemik parçasına benzetti. Dikkatlice kazarak etrafındaki toprağı temizlemeye koyuldu. Onu giysisine saklayıp bir başka kaçma girişimi için iplerini kesmekte kullanabileceğini düşünmüştü, fakat kazdıkça, nesnenin saklayamayacağı kadar büyük olduğunu anlıyordu. İnce ve kenarları kılıç kadar keskin bir şeydi, fakat kemiktendi. Onu dikkatlice tutup kalan tüm gücüyle asılarak topraktan çıkardığında, ön kolu uzunluğunda, biraz daha güçlü olsaydı bir kılıç olarak kullanıp başındaki nöbetçiyi öldürebileceği bir parça olduğunu gördü.
    Kemik parçasının nasıl bir hayvana ait olabileceğini kestiremedi. Ortasına kadar olan kısmı hafif bir eğimle kıvrılmış ve alt tarafı jilet kadar keskindi. Ortasından sonrası ise gittikçe kalınlaşıyor ve bir kırıkla sonlanıyordu. Ne olduğunu anlayamadığı nesneyi dışarı atacakken kaşlarını çatarak durdu. Kemiğin üzerine bir şeyler kazınmış olduğunu fark etmişti. Oyulmuş şekillerin aralarına giren toprağı temizlemeye çalıştı. Kemiğin her yanını kaplayan, küçük ve bitişik bu şekilleri anlamadığı bir alfabeye benzetmişti. Derken yan tarafında patlayan bir acıyla kenara savruldu.
    Kendisini bu kez kimin tekmelediğini görmek için döndüğünde yaed şefiyle karşılaştı. Eğilmiş ve heyecanlı bir ifadeyle kemiği almıştı. Onu yüzüne yaklaştırıp üzerine kazınmış harfleri inceledi. Ardından dönüp koşar adımlarla, beklenti içinde yerinde doğrulmuş olan şamanın yanına gitti. Etraflarındaki bütün yaedler kazmayı bırakmış, şefin kemiği şamana ulaştırmasını bekliyorlardı. Çirkin yüzlerinde yorgun ama heyecanlı, sabırsız ifadeler vardı.
    Şaman gözleri derin çukurlarında parlayarak huşu içinde kemiği eline aldı. Ona hayranlıkla göz gezdirdi ve iki eliyle tutup havaya kaldırarak zaferle haykırdı. Yaedler ellerindekileri yere atarak şamanın sevincine katıldı.
    Vortix yüzünde karamsar, hatta endişeli bir ifade olan Luudman’la göz göze geldi. Aradıkları şeyi bulmuşlardı. Şimdi ne olacaktı?

Bölüm Altı - Sis
Bölüm Sekiz - Sekizinci Gece